Türkiye’nin modern tarihinin en büyük yıkımlarından biri olan 6 Şubat depremleri, yalnızca binaları değil, ülkenin afet yönetimi, yapı stoku ve kentsel dönüşüm politikalarını da derinden sarstı. Resmi verilere göre on binlerce canımızı kaybettiğimiz, milyonlarca insanın hayatını altüst eden felaketin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen, bölgedeki yaralar tamamen sarılabilmiş değil. sosyohaber.com olarak bu özel dosyada, sadece bir anma metni değil; yıkımın arkasındaki ihmaller zincirini, hukuki süreçleri ve geleceğimizi tehdit eden yapısal krizleri eleştirel bir süzgeçten geçiriyoruz.
Çünkü biliyoruz ki, adaletin ve güvenli kentlerin inşa edilmesi ancak toplumsal hafızanın diri tutulmasıyla mümkündür. Unutma, unutturma.
Felaketin Anatomisi: İmar Affından Beton Lobisine Uzanan Süreç
6 Şubat depremleri, doğanın kaçınılmaz bir gerçeği olsa da, ortaya çıkan devasa yıkım tamamen insan eliyle inşa edilen bir sistemin sonucuydu. Türkiye’de yıllardır bir ekonomik büyüme motoru olarak görülen inşaat sektörü, ne yazık ki bilimin ve mühendisliğin önünde tutuldu.

Yapı Stoku ve İmar Barışı Kıskacı
Depremin bu denli yıkıcı olmasının arkasındaki en büyük yapısal nedenlerden biri, bilim insanlarının tüm uyarılarına rağmen periyodik olarak çıkarılan imar aflarıydı. 2018 yılında yürürlüğe giren ve kamuoyunda “İmar Barışı” olarak adlandırılan düzenleme, mühendislik hizmeti almamış, kaçak veya mevzuata aykırı yüz binlerce binayı yasal statüye kavuşturdu. 6 Şubat’ta yıkılan ve binlerce insana mezar olan yapıların bir kısmının bu af kapsamında “yasallaştırılan” binalar olması, eleştirel haberciliğin tam da odaklanması gereken noktadır: Rant odaklı politikalar, yaşam hakkının önüne nasıl geçti?
Afet Yönetimi Sınıfta mı Kaldı? İlk 72 Saatin Eleştirel Analizi
Bir afetin yıkıcılığını belirleyen en önemli faktör, afet sonrası organizasyonun hızı ve koordinasyonudur. 6 Şubat depremleri, Türkiye’deki merkeziyetçi yönetim modelinin ve kurumların liyakat eksikliğinin en acı tablosunu ortaya koydu.
- Koordinasyon Eksikliği: Depremin ardından hayati önem taşıyan ilk 48 ve 72 saatlik süreçte, arama-kurtarma ekiplerinin organize edilmesinde, iş makinelerinin bölgeye sevk edilmesinde ve iletişim altyapısının sürdürülmesinde ciddi aksamalar yaşandı.
- Sivil Toplumun Engellenmesi / Araçsallaştırılması: Kamusal kurumların yetersiz kaldığı anlarda refleks gösteren sivil toplum kuruluşları ve gönüllü ağları, esnek ve hızlı hareket kabiliyetleriyle binlerce hayat kurtardı. Ancak sürecin ilerleyen aşamalarında sivil inisiyatiflerin bürokratik engellere takılması veya merkezi otorite tarafından bypass edilmeye çalışılması, kriz yönetiminin kurumsal tarafsızlıktan ne kadar uzaklaştığını gösterdi.
Adalet Arayışı ve Hukuki Süreç: Sorumlular Gerçekten Hesap Veriyor mu?
Haberimizin manşeti olan “Unutma, unutturma” çığlığı, en çok da adliye koridorlarında karşılık bulmak zorunda. Deprem sonrasında müteahhitler, yapı denetim firmaları ve teknik uygulama sorumlularına yönelik yüzlerce dava açıldı. Ancak hukuki süreçlerin analizi, kamusal sorumluluğun göz ardı edildiğini ortaya koyuyor.
sosyohaber Analizi: Yıkılan binaların altında imzası olan müteahhitlerin yargılanması adalet arayışının yalnızca ilk adımıdır. Asıl eleştirilmesi ve sorgulanması gereken; o çürük binalara ruhsat veren, zemin etüdü yapılmamış alanları imara açan ve denetim görevini layıkıyla yerine getirmeyen kamu görevlilerinin, yerel yöneticilerin ve siyasi iradenin de bu yargılama süreçlerine dahil edilip edilmediğidir. Sorumluluk zinciri tavana yayılmadığı sürece, adalet eksik kalacaktır.
Kentsel Dönüşümde Yanlışlar ve Geleceğin Deprem Riski: İstanbul Hazır mı?
6 Şubat depremleri, sadece etkilediği 11 ili değil, başta Marmara Bölgesi olmak üzere tüm Türkiye’yi acil bir muhasebe yapmaya zorladı. Peki, bu büyük acıdan gerekli dersler çıkarıldı mı?
Rant Odaklı Kentsel Dönüşüm Eleştirisi
Bugün Türkiye’de kentsel dönüşüm, riskli binaların yıkılıp güvenli hale getirilmesinden ziyade, değeri yüksek arsalarda yeni ve lüks konut projeleri üretme (soylulaştırma) aracına dönüşmüş durumda. Deprem riski en yüksek olan dezavantajlı mahalleler finansal yetersizlikler nedeniyle dönüşemezken, merkezi ve lüks semtlerdeki binaların yenilenmesi kamusal bir akıl tutulmasıdır.
Eğer gerçek bir deprem yönetmeliği ve afet bilinci uygulanmayacaksa, olası bir İstanbul veya İzmir depreminde benzer bir trajedinin yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Mühendislik odalarının, akademisyenlerin ve şehir plancılarının sesine kulak tıkandığı sürece, kentlerimiz birer yaşam alanı değil, potansiyel birer afet sahası olmaya devam edecektir.
Sonuç: Toplumsal Hafıza ve sosyohaber’in Çağrısı
6 Şubat depremleri bize gösterdi ki, bir ülkenin en büyük düşmanı doğa olayları değil; liyakatsizlik, denetimsizlik ve hafızasızlıktır. Acıların siyasallaştırıldığı, sorumlulukların örtbas edilmeye çalışıldığı bu dönemde, bağımsız ve eleştirel medyanın görevi gerçeği tüm çıplaklığıyla haykırmaktır.
Biz binaların neden yıkıldığını, yardımların neden geciktiğini ve sorumluların kimler olduğunu unutmadık.
Gelecek nesillerin aynı enkazların altında kalmaması için, adalet yerini bulana ve bilimin ışığında güvenli kentler kurulana kadar sormaya, analiz etmeye ve eleştirmeye devam edeceğiz.
Unutma, unutturma!


